Samstag, 22. März 2025

KÖSEM SULTAN VE BIYOGRAFISI

 

Osmanlı tarihinin o eşsiz şahsiyetini, büyük Valide Sultan Kösem’i hâlâ hatırlıyor musunuz? Zarafeti, siyasi sezgisi ve neredeyse insanüstü sabrıyla bir cihan imparatorluğunu yönlendirebilen o kadını? Üstelik bunu arka planda değil, görünür bir şekilde, sarsılmaz bir otorite ve gerçek büyüklüğün işareti olan o sakin vakar ile gerçekleştiren kadını? Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun ve çoğu zaman romantize edilmiş tarihinde onunla gerçekten kıyaslanabilecek başka bir kadın yoktur.

Elbette, Hürrem vardı, hem kötü şöhretli hem de hayranlık uyandıran Kanuni Sultan Süleyman’ın gözdesi. Etkisi olduğu kuşkusuzdu; ve, talihsiz Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinde büyük katkısı olduğunu, kimse inkâr edemez. Yine de: Gerçek ve sınırsız güç daima Süleyman’ın elindeydi. Hürrem, tüm yeteneklerine rağmen, hep bir şeye bağlıydı; onun sevgisine, onun lütfuna ve haremdeki katı roller çerçevesine.

Sonra Nurbanu geldi, doğuştan Venedikli, zarif ama soğuk bir zekâyla donanmış. Gücünü sabırlı bir oyunla, entrika ve bekleyişle elde etti (zayıf düşmüş bir veliahdın kadınına yakışan şekilde. Gelini Safiye de, yine Venedik kökenliydi, bu arada zaman zaman iddia edildiği gibi Arnavut değil); yakın bir tanıdığım sayesinde inceleme fırsatı bulduğum Baffo ailesinin soyağacı kayıtları bu konuda hiçbir şüpheye yer bırakmaz – bu mirasa sahip çıktı.

Safiye dikkat çekici bir kadındı, istisnai bir figürdü. Öyle ki (şaşılacak bir şekilde) aşırı derecede şehvet düşkünü III. Murad’ı yıllarca tek eşliliğe ikna etmeyi başardı. Nurbanu’nun ölümünden sonra saraydaki en güçlü kadın oldu. Fakat onun gücü serin, neredeyse teknokratik bir doğaya sahipti. Zekâsı keskin ama aynı zamanda hesapçıydı. Ve sonra – nihayet – Kösem sahneye çıktı.

Kösem, eşsiz olan. Dünyayı sarsan. Görkemli olan.

Onun hayat hikâyesi adeta bir destana benzer. Saray isyanlarına, asi ayaklanmalara, kan dökülmesine rağmen onlarca yıl boyunca gücünü korudu. Valide Sultan olarak, naibe olarak dimdik durdu; hatta oğlunun ölümünden sonra bile iktidarda kalmayı başardı – ki bu, Osmanlı’nın güç yapısında bir mucizeye denktir.

Onu Osmanlı tarihinde bu kadar istisnai kılan sadece etkisinin süresi değil, bu etkisini nasıl ifade ettiğidir. Kösem, oğlunun ölümünden sonra kendi rolünü meşrulaştırmak adına yeni bir unvan yaratan ilk – ve tek – kadındı:

Valide-i Muazzama, Valide-i Kebire, Sahibetü’l-Makam.

Bu ağırlıklı ve sembolik anlamlarla dolu unvanları ondan sonra hiçbir kadın taşımadı. Turhan bile bu kadar güçlü değildi – ki ona daha da büyük bir iktidar rolü atfetmeye çalışanlar çoktur. Turhan, sıkça zikredilen rakibi, elbette etki sahibiydi, ama karanlık zamanlarda imparatorluğu bir arada tutan o değildi. Hayır, bu Kösem’di – Yunan asıllı, bir zamanların gözdesi, sonra naibe ve nihayetinde, sessiz bir hükümdar.

Ve şimdi sözünü etmek istediğim bir kitap var – bugüne dek yayımlanmamış bir eser. Eğer bir gün kamuoyunun karşısına çıkarsa, şüphesiz Osmanlı kadınları hakkında yaratılmış romantik karanlığı delen bir ışık olacaktır: Bayan von Anrep’in, Kösem Sultan biyografisi. Bazı bölümlerini okuma ayrıcalığına sahip oldum – ve tereddütsüz söylüyorum: Derinden etkilendim. Umarım yakında yayınlanır.

Freitag, 14. März 2025

Yıldız Sarayı Haremi

Yıldız Sarayı nihayet geçen yaz bir müze olarak halka açıldı.

Büyük bir ilgiyle beklediğim bir olaydı bu. Ancak yurtdışında yaşadığım için bu tarihi yapıya erişimim şu ana kadar mümkün olmadı. Bu nedenle uzaktan, özellikle YouTube gibi medya platformları aracılığıyla, sarayın yeni açılan bölümlerine dair kısa da olsa bir bakış yakalamaya çalıştım.

Yıllardır Yıldız Sarayı’nın harem kısmını görmeyi istiyordum. Ancak geçen yıl hâlâ kapalıydı ve ziyaretçilerin meraklı bakışlarından uzak tutuluyordu. Bir zamanlar iktidarın gölgesinde kalan bu alan, nihayet birkaç ay önce ziyaretçilerin erişimine açıldı. Fakat büyük bir hayal kırıklığıyla fark ettim ki: Yıldız Sarayı Haremini gösteren tek bir video bile yok. Belki bu durum önemsiz gibi görünebilir, ama beni asıl şaşırtan şey, gerçekten hiç kimsenin burayı kayda alıp paylaşma zahmetine girmemiş olmasıydı. Neden böyle? Ziyaretçilerin dikkati gerçekten bu kadar kısa süreli mi, yoksa tarih kokan bu mekânların farkına bile varamayacak kadar hızlı mı tüketiyoruz gördüklerimizi? Ya da modern çağın sığ telaşı içinde geçmişten o kadar mı uzaklaştık ki, artık bize tamamen yabancı mı geliyor?

Bilmiyorum. Ama bu önemli tarihî mekânın tek bir kaydına bile ulaşamamak bana tuhaf, hatta ürkütücü geliyor. İnsanlara ne oldu? Tarihi mirasın gerektirdiği bilinç nerede kaldı? Buradan duyarlı, ilgili, dünyaya açık gözlerle bakan herkese bir çağrıda bulunuyorum: Bu yere yönelin. Yıldız Sarayı’nın haremi için zaman ayırın, detaylı videolar çekin, bu sarayın saklı köşelerinde neler olduğunu gösterin! Çünkü Yıldız Sarayı sadece Sultan II. Abdülhamid’in ikametgâhı değildir. Orada yalnızca geçmişin yaşam alanlarını değil, aynı zamanda binanın her köşesindeki tarihi hissetmeye çalışın, duvarlarına, atmosferine kulak verin.

Ve artık Milli Saraylar yönetiminin, Yıldız Sarayı ve Haremini bütün detayları ile – planlar, fotoğraflar ve daha fazlasını – ziyaretçilere sunacak bir web sitesi oluşturmasının zamanı gelmedi mi? Bu, geçmişe dair bir farkındalık çağrısıdır; çünkü tarih sadece kitaplarda değil, bir sarayın taşlarında ve odalarında da yaşamaya devam eder.

Dienstag, 8. November 2016

HAREM BİR AŞK YUVASI MI İDİ?

Bu önemli konuyu tarihci Sn. Lamia Candaroğlu değerlendirdi:

Harem bir aşk yuvası değil mektepti ifadesini şu aralar çok okur oldum. Ama gerçektende öylemiydi? Son gelişmeler yüzünden Türkiye'nin haline diyecek söz bulunamazken, üstüne birde Osmanlı sevdası kabardıkca kabarmaya devam ediyor. Tabii yeni politik şartlar gereğince de eskiden karalanan bugün gök yüzüne çıkartılıyor. İşte önceleri nefretle karşılanan Harem de bu hassas konulardan biri.
Bir akademisyen olarak olaya objektif bakıyorum, ama ne yazıkki Türkiye de çoğu tarihciler bu çok önemli konuyu subjektif, yani taraflı değerlendiriyorlar.

Peki şimdi Harem'i tarafsız ve tarihi belgeler doğrultusunda bir göz altına alalım! Harem bir aşk yuvası mı yoksa bir Mektepmiydi? Herşeyden önce Harem teşkilatı sadece Osmanlılarda değil daha pek çok Devletlerde mevcuttu. Örneğin: Çin İmparatorluğunda, eski İsrail Krallığında, antik Mısır İmparatorluğunda, antik Roma İmparatorluğunda, hatta Bizans İmparatorluğunda bile islamii Harem teşkilatına benzeyen Haremler vardı. Yani Harem sadece Osmanlılara has bir kurum değildi. Çok eşlilik işte bu listelediğim Devletlerde de mevcuttu. Ama Avrupa'da hristiyanlığın yaygınlaşmasından sonra Harem teşkilatı kaldırıldı.

Osmanlı Devletinde Harem'in zemin kazanması tam manasıyla 16. YY'dan itibaren görülmektedir. Sultan I. Süleyman'a kadar Padişahlar çok eşliler ama Cariye ilişkileri pek görülmemektedir. Kısacası Sultan I. Süleyman'a kadar türk Hükümdarları Asalet sistemi uyarınca soylu kadınlarla nikah karşılığı evlenmişlerdir. Bu durum II. Bayezid ile değişime uğradığı görülmektedir, çünki II. Bayezid ilk evliliklerini gene Asilzade kadınlarla gerçekleştirirken, son yıllarında Cariye ilişkilerine de başlamıştır. Fakat II. Bayezid'in Sarayında sonradan dillere destan olan bir Harem kurumu yoktu! Çok eşliydi ama Saray'da yüzlerce Cariye bir arada yaşamıyordu!

Sultan I. Selim babasının yaptığını tekrarlamadı ve resmii evliliklerle tarihe geçti. İlk eşi Ayşe Hatun, Kırım Hanı I. Mengli Giray'ın kızıydı. İkinci eşi olan Arnavut soylusu Hafsa Hatun'da müslümanlığı kabul etmiş ve Muzaka hanedanından olan bir Prens'in kızıydı. Aynı şekilde II. Bayezid'in diğer oğullarıda Cariye ilişkilerine girmediler.

Babasından gördüğü yaşam tarzını I. Süleyman'da örnek alarak resmii evlilikler tercih etti ve annesinin kendisine seçtiği kızlarla evlendi. İlk eşi Karadağlı ve İskender Bey'in kızı Mükrime Hatun'du. İkinci eşi Arnavut soylusu Melekcihan Gülbahar Hatun'du ve üçüncü eşi Çerkes prensesi Mahidevran Hatun'du. İşte bu üç resmii evliliklerden sonra Hürrem Sultan ile bir Cariye ilişkisine başladı. Aslında Hürrem Sultan'ın politik önem kazanması 1534 yılında I. Süleyman'ın kendisine nikah kıymasıyla başladı. İşte o zaman Osmanlı tarihinde ilk defa bir Hükümdarın cariyesine nikah kıyması gerçekleşmiş oldu.

Sultan I. Süleyman devrinde bile Saray'da Cariyeler çoğunlukta değildi. Aslında II. Selim Sarayı Cariyelerle doldurmaya başladı. Bunun oğlu III. Murat'ta bu düzeni devam ettirdi ve en çok çocuk sahibi Hükümdar olarak tarihe geçti. Sultan III. Mehmet'te annesi Safiye Sultan'ın hakimiyeti altında fazla Cariye ilişkilerine giremedi. Babasına nispet 5 Hasekisi ile en az eş sahibi Hükümdarlar arasında görülmektedir. Harem teşkilatından ve çok eşlilikten bezmiş Handan Sultan'da oğlu I. Ahmet'i kendi seçtiği Çerkes prensesi Mahfiruz ile hemen nikahlattırdı, ama kayınvalidesi Safiye Sultan'ın torunu I. Ahmet'e Saltanat Hediyesi  diye gönderdiği Mahpeyker isimli Cariyeyi de kabul etmek zorunda kalarak oğluna sundu. Daha sonra I. Ahmet kendi isteği ile Herksezadelerden olan Fatma Hatun'la evlendi. Fatma Hatun'dan sonrada Gürcü soylusu Şahzaman Hatun'la sade bir nikahla hayatını birleştirdi, fakat bu son eşini 1612 yılında Harem de çıkan bir kavga sonucu Saray'dan sürgün etti.

Sultan I. Ahmet'ten sonra gelen Deli Mustafa ve II. Osman resmii evlilikler yapanlar arasındadır. Özellikle Genç Osman lakabıyla zihinlerde kalan II. Osman'ın evlilikleri çok önemlidir, çünki II. Osman 100 seneyi aşkın bir süreden sonra Osmanlı elitleriyle dünürlüğe girdi. İlk eşi Züleyha Hatun bir Saraylıydı, ama ikinci eşi Ayşe Hatun, Pertevpaşazadelerdendi ve üçüncü eşi Akile Hatun ise Şeyhülislam Esad Efendi'nin kızıydı. II. Osman'ın vezirleri bu evlilikleri pek hoş karşılamadılar, çünki artık gelenek haline gelmiş olan Padişahların Sarayda yaşayan kızlarla veya Cariyelerle ilişkiye girmesini bekliyorlardı. Tabii bu yeni durum çıkarcı Vezirlerin işine gelmiyordu ve Osmanlı'nın Avrupada olduğu gibi bir veraset sistemine geçmesi, Saray'daki hakimiyetlerinin sonu demek oluyordu. Üstüne birde II. Osman'ın Yeniçeri Ocağını ilga etmek isteyince kıyamet koptu! Yeniçeriler ayaklandı ve bu muazzam fırsattan istifade eden I. Mustafa'nın hırslı annesi Abaza kökenli Altun Haseki, damadı Hırvat Davut Paşa'nın desteği ile II. Osman'ı tahttan indirtip idamına yol açtı. Böylece tekrardan aklını kaybetmiş I. Mustafa tahta oturtuldu. Valide Sultan makamına kurulan Altun Haseki oğluna birkaç ay süren ilk Saltanatında sunduğu kızları tekrar Hünkarın yatağına gönderdi. I. Mustafa döneminde Saray'da sadece 150 kadar Cariye yaşıyordu, çünki siyasi devrimler sonucu Cariyelerin çoğunluğu Eski Saray'a gönderilmişlerdi.

IV. Murat döneminde Cariyelerin sayısı 400 civarında idi ve Deli İbrahim devrinde ise artık Harem'in en kalabalık zamanı gelmişti, zira Kösem Sultan - ne yezıkki akıldan nasipsiz kalmış - oğlu Deli İbrahim'i devlet işlerinden uzak tutmak için Harem'i Cariyelerle tıka basa doldurmuştu. Bu yüzden 1640 ve 1648 yılları arasında Harem de yaklaşık 800 kadın yaşıyordu. Harem de o kadar çok kadın vardıki dairelerde gece yatacak yer kalmamıştı. Deli İbrahim iç çamaşırı değiştirir gibi Haseki üstüne Haseki alıyordu. Buda yetmemiş gibi Gözdeleri ve Odalıklarıda vardı. Tarihci Mouradgea d'Ohssun yazılarında İbrahim'in Haremiyle ilgili: (...) İbrahim'in 10 eşi, 16 Gözdesi ve 22 Odalığı vardı (...) diyor. İşte tam burada duraklamak gerek! Harem bir aşk yuvası değil mektepti diyenler için I. İbrahim'in Haremini göz önünde bulundurmaları güzel bir cevap olsa gerek!

Deli İbrahim'den sonra Turhan Sultan sayesinde Harem düzeni değişti. Turhan Sultan, önceki dönemlerde olduğu gibi kurallar bakımından daha açık olan Harem teşkilatını sıkı bir yönetim sistemine soktu ve Padişah Eşlerinin siyasete karışmalarını sınırlandırdı.

Şimdi birde Harem'in yapılanması ve Cariyelerin genel durumlarına bir göz atalım:
Osmanlı Sarayında yaşamış Cariyeler 16. YY ve 18. YY arasında genelde Balkanlardan geliyordu. Bu kadınlar Savaşta esir edilmiş veya Köle Tacirleri tarafından kaçırılmışlardı. Hareme girdiklerinde yaşları  genelde 10 ile 19 arasındaydı. 19 yaş üstü kadınların Saraya girmeleri pek görülmüyordu, çünki körpe kızlar rağbette idi. Yaşları ne kadar küçükse o kadarda değerli oluyorlardı.
Hareme girdiklerinde Bakerat kontrolünden sonra - Müslüman değillerse - derhal Müslümanlığı kabul etmek zorundalardı, çünki Padişah aynı zamanda Halife olduğu için ona hizmet edecek veya yatağını paylaşacak kadınların gayrimüslim olmaları yasaktı! Ayrıca fiziki özelliklerine veya meziyetlerine göre de 16.YY'dan itibaren genelde Farsii isimler ile adları değiştiriliyordu. Saraya yeni giren Cariyelere Acemi deniliyordu.
İhtida'dan sonra Acemiler Saray'da uzun süredir yaşayan ve artık Harem kurallarında üstad olmuş bir Kalfa'nın nezaretine veriliyordu. Bu Kalfa'nın gözetiminde Harem'in Acemi Okulunda ilk derslerini almaya başlıyorlardı. Dersler: başta İlahiyat, Türkçe (Osmanlıca okuma yazma), Dikiş Nakış ve Müzik. Müzik'te Acemi'nin kabiliyetine göre dersler ya çoğalırdı yada azalırdı. Sonra Acemilerin özelliklerine göre ek derslerde veriliyordu, bunlar: Hat sanatı, Farsca, Arapça ve ender de olsa Avrupa dilleride öğretiliyordu. Acemilerin ilk öğretim süreci 16. YY ve 18. YY arasında 4 sene, 19. YY ise 6 sene idi. Bu süreç zarfında Acemilerden birinin başına talih kuşu konarak Haseki veya Gözde olmuşsa, o zaman dersleri kendi istekleri üzerine ya son bulur veya devam ederdi. Ama Padişahın veya bir Şehzade'nin yatağına girmek nasip olmamışsa o zaman ilk öğretim yıllarından sonra kabiliyetlerine göre Harem de bir vazifeye tayin edilirlerdi. Vazifelerine başladıklarında artık Acemilikten terfii ederek Kalfa makamına yükselirlerdi.

Cariyelerin evlendirilmeleri ise Çerağ edilme sistemine göre uygulanıyordu. Çerağ aslında Çırak edilmek manasına geliyor. Evlendirilen Cariyeler dört bölüme ayrılır:

  1. Padişah'ın Gözdelikten veya Odalıktan ihraç etmiş Cariyesi.
  2. Saray'da yüksek makama sahip ve bu yüzden değerli Cariye.
  3. Saray'dan kendi isteği üzerine çıkmak isteyen Cariye.
  4. Saray'dan atılan Cariye.
İşte bu dört kategoriye göre de Damad adayı seçiliyordu, örneğin evlendirilen Cariye eskiden Padişahın Gözdesi veya Odalığı ise, o zaman Damad olarak yüksek bir makama sahip bir Vezir seçilirdi ve bu Vezir eski Gözdenin kendisine hediye edilmesiyle onurlandırılırdı. Aynı şekilde Saray'da sevilen veya önemli bir makama sahip bir Cariye içinde rütbeli bir Damad seçilirdi. Kendi isteği ile çıkmak isteyen Cariye için genelde Saray'da arka hizmeti gören kişilerle evlendirilirlerdi, mesela: Kapıcı Ağalarla, Bahçıvanlarla, Arabacılarla ve Hademelerle.
Sonuncu kategoriden olan Cariyeler, işledikleri bir hata sonucu veya bir entrikadan ötürü Saray'dan atıldılarsa, insafen Şehirden biriyle evlendirilirdi veya insaf edilmezse evlendirilmez sürgüne gönderilirdi ve fakru zaruret (yoksulluk) içinde ölürlerdi.

Sonuç: 

Harem bir Mektep, veya son zamanlarda yaygınlaşan ismiyle Mekteb-i Duhterani (Kız Okulu) değildi!!! Aynı şekilde, Harem bir Aşk Yuvası'da değildi!!!
Harem'in tek bir maksadı ve hedefi vardı: Padişah'ın soyunun devamını temin etmek!!! Başka bir varolma sebebi yoktu!!!

Harem de bir Okulun yapılanması, Cariyelerin çoğalmasıyla gerçekleşti, çünki Sultan I. Süleyman'dan önce Saray'da Cariyeler azınlıkta olduğundan Saraylı Kadınlara İlahiyat dersi, türkçe dilini ve Osmanlıca okuma yazma öğretmek için özel bir Okul gerekli değildi. Bunlar Sultan'ların ve Şehzadelerin hocalarından ders alıyorlardı. Ama Cariyelerin sayılarının artmasıyla ve bu kadınların geneli müslüman olmadığından bir Harem Okulu mecbur olmuştu. İşte bu yüzden Harem de Cariyelere özel bir Eğitim merkezi yapılanmaya başladı.

Şayet Harem bir Mektep olsaydı o zaman herkes kızlarını Hareme gönderirdi. Harem yanlızca Hanedan'ın soyunun devamını sağlıyordu, yoksa başka ne sebepten yüzlerce köle kadın Saray'a gönderilsin? Eğitim için olsaydı kadınlar zorla köle edilerek Saraya gönderilmezlerdi! 

Haremin aşk ve meşklede bir ilgisi yoktu! Oryantalistlerin hayali resimlerinde gösterildiği gibi Cariyeler çıplak vaziyette sedirlerde ve divanlarda gönül eğlendirmiyorlardı. Sıkı kurallara göre yaşıyorlardı, herkes rütbesine ve makamına uygun şekilde hareket ediyordu. Padişahı ömrü boyunca hiç görmemiş Cariyeler bile vardı, yani Hükümdar Haremde yaşayan bütün kadınlarla cinsel ilişki yaşamıyordu. Padişahın yatağına giren kadınları Valide Sultan bizzat seçiyordu. Şayet Valide Sultan hayatta değilse o zaman Baş Hazinedar bu görevi devralıyordu. Fakat Gözdelerde bu durum farklıdır: çünki genelde Gözdeler Hükümdar tarafından seçiliyordu. Elbette Hasekiler arasında da Padişahın kendi beğenip seçtiği kadınlar vardı, ama bunları daha önce açıklandığı gibi Valide Sultan oğluna sunuyordu. Gözdeler makam bakımından Hasekilerden sonra geldiğinden, bunlar genelde Hükümdarın beğendiği veya aşık olduğu kadınlardan oluşuyordu.

Hasekiler ise İslam kanunlarına göre Padişah'ın resmi eşleridir ve sayıları aslında 4 ile sınırlıdır, fakat aslen Cariye olan Hasekilerin sayısı sınırsızdır. Şayet Haseki aslen müslüman ise genelde nikah karşılığı Hükümdarla beraber olurdu. Fakat sonradan müslüman oldu ise ozaman genelde nikahsız Haseki ünvanına erişiyordu. Padişah tabii sevdiği ve değer verdiği Hasekisine sonradan nikah kıyabiliyordu. Hasekilerin rütbeleri çocuk sayısına göre değil Padişah'la evlendiği tarihe göre sıralanıyordu. Haseki olmak için illa Padişahtan çocuk sahibi olması gerekmiyordu! Çocuksuz Hasekilerde vardı. Aynı şekilde çocuksuz Gözdelerde mevcuttu. 

Padişah öldükten sonra yeni Padişah'ın annesi hariç diğer dul kalan Haseki ve Gözdeler ve bunların Hizmetkarları 16. YY'ın ikinci yarısından sonra Eski Saraya gönderilirlerdi ve yerlerini yeni Padişah'ın ailesine bırakırlardı. Bu makam değişimi geleneği son Padişah Vahdettin'e kadar devam etmiştir. 

18. YY'dan itibaren Haseki ünvanı kaldırılarak yerine Kadınefendi ve İkbal ünvanları tevcih edilmeye başlanmıştır. Padişahın ilk dört eşi Kadınefendi, bundan sonra gelen 4 kadına İkbal Hanımefendi ve Gözdelerede Hanım denilmiştir.

Lamia Candaroğlu