Osmanlı tarihinin o eşsiz şahsiyetini, büyük Valide Sultan
Kösem’i hâlâ hatırlıyor musunuz? Zarafeti, siyasi sezgisi ve neredeyse
insanüstü sabrıyla bir cihan imparatorluğunu yönlendirebilen o kadını? Üstelik
bunu arka planda değil, görünür bir şekilde, sarsılmaz bir otorite ve gerçek
büyüklüğün işareti olan o sakin vakar ile gerçekleştiren kadını? Osmanlı
İmparatorluğu’nun uzun ve çoğu zaman romantize edilmiş tarihinde onunla
gerçekten kıyaslanabilecek başka bir kadın yoktur.
Elbette, Hürrem vardı, hem kötü şöhretli hem de hayranlık
uyandıran Kanuni Sultan Süleyman’ın gözdesi. Etkisi olduğu kuşkusuzdu; ve,
talihsiz Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinde büyük katkısı olduğunu, kimse inkâr
edemez. Yine de: Gerçek ve sınırsız güç daima Süleyman’ın elindeydi. Hürrem,
tüm yeteneklerine rağmen, hep bir şeye bağlıydı; onun sevgisine, onun lütfuna
ve haremdeki katı roller çerçevesine.
Sonra Nurbanu geldi, doğuştan Venedikli, zarif ama soğuk bir
zekâyla donanmış. Gücünü sabırlı bir oyunla, entrika ve bekleyişle elde etti (zayıf
düşmüş bir veliahdın kadınına yakışan şekilde. Gelini Safiye de, yine Venedik
kökenliydi, bu arada zaman zaman iddia edildiği gibi Arnavut değil); yakın bir
tanıdığım sayesinde inceleme fırsatı bulduğum Baffo ailesinin soyağacı
kayıtları bu konuda hiçbir şüpheye yer bırakmaz – bu mirasa sahip çıktı.
Safiye dikkat çekici bir kadındı, istisnai bir figürdü. Öyle
ki (şaşılacak bir şekilde) aşırı derecede şehvet düşkünü III. Murad’ı yıllarca
tek eşliliğe ikna etmeyi başardı. Nurbanu’nun ölümünden sonra saraydaki en
güçlü kadın oldu. Fakat onun gücü serin, neredeyse teknokratik bir doğaya
sahipti. Zekâsı keskin ama aynı zamanda hesapçıydı. Ve sonra – nihayet – Kösem
sahneye çıktı.
Kösem, eşsiz olan. Dünyayı sarsan. Görkemli olan.
Onun hayat hikâyesi adeta bir destana benzer. Saray
isyanlarına, asi ayaklanmalara, kan dökülmesine rağmen onlarca yıl boyunca
gücünü korudu. Valide Sultan olarak, naibe olarak dimdik durdu; hatta oğlunun
ölümünden sonra bile iktidarda kalmayı başardı – ki bu, Osmanlı’nın güç
yapısında bir mucizeye denktir.
Onu Osmanlı tarihinde bu kadar istisnai kılan sadece
etkisinin süresi değil, bu etkisini nasıl ifade ettiğidir. Kösem, oğlunun
ölümünden sonra kendi rolünü meşrulaştırmak adına yeni bir unvan yaratan ilk –
ve tek – kadındı:
Valide-i Muazzama, Valide-i Kebire, Sahibetü’l-Makam.
Bu ağırlıklı ve sembolik anlamlarla dolu unvanları ondan
sonra hiçbir kadın taşımadı. Turhan bile bu kadar güçlü değildi – ki ona daha
da büyük bir iktidar rolü atfetmeye çalışanlar çoktur. Turhan, sıkça zikredilen
rakibi, elbette etki sahibiydi, ama karanlık zamanlarda imparatorluğu bir arada
tutan o değildi. Hayır, bu Kösem’di – Yunan asıllı, bir zamanların gözdesi, sonra
naibe ve nihayetinde, sessiz bir hükümdar.
Ve şimdi sözünü etmek istediğim bir kitap var – bugüne dek
yayımlanmamış bir eser. Eğer bir gün kamuoyunun karşısına çıkarsa, şüphesiz
Osmanlı kadınları hakkında yaratılmış romantik karanlığı delen bir ışık
olacaktır: Bayan von Anrep’in, Kösem Sultan biyografisi. Bazı bölümlerini okuma
ayrıcalığına sahip oldum – ve tereddütsüz söylüyorum: Derinden etkilendim. Umarım
yakında yayınlanır.